Kılıç Ali

italya’nin kalabriya bölgesindeki la castella kasabasının en büyük gururu kılıç ali paşa (uluç ali paşa). 1536 yılında barbaros hayrettin paşa tarafından esir alınıp istanbul’da satılan giovanni dionigi galeni, daha sonra osmanlı donanmasının en iyi amirallerinden biri olarak tarihe geçiyor. 11 yaşında esir düşen giovanni’nin kılıç ali paşa adıyla kaptan-ı derya’lığa yükselip akdeniz’i türk gölü haline getirmesiyle ün salıyor.

din eğitimi gördü
asıl adı giovanni dionigi galeni, olan kılıç ali paşa’nın doğum tarihini yerel tarihçiler 1525 olarak gösteriyorlar. bu tarihçilerden biri olan gustavo valente, la castella doğumlu dionigi’nin denizci birno galeni’nin oğlu olduğunu belirtiyor. balık ve mercan zenginliği ile tanınan la castella kasabasına s. agata di reggio’dan göçeden denizci birno galeni’nin, la castella’nın güzel kızlarından pippa de cicco ile evliliğinden giovanni dionigi dünyaya gelmiş. italyan tarihçi kılıç ali paşa’nın bu küçük sahil kasabasında sakin bir çocukluk geçirdiğini, sağlığının mükemmel olmaması nedeniyle babası tarafından din eğitimine yönlendirildiğini belirtiyor. italyan tarihçi gustavo valente, 29 nisan 1536’yı da la castella kasabası için kara bir gün olarak tanımlıyor.

barbaros’un esiri
bu tarih italyanlar tarafından cezayir korsanı olarak tanımlanan barbaros hayrettin paşa’nın gemilerinin ufukta göründüğü gün. kadınların, çocukların evlerin altına kazılan sığınaklara koşuştuğu o gün, erkeklerde la castella’nın kalesine savaşmaya gidiyorlar. la castella’da saklandığı bir sığınakta ele geçirilen 11 yaşındaki giovanni, istanbul’da esir pazarında cafer adlı bir kişiye satılıyor. bu noktada tarihçi valente tarihi verilerle efsaneyi harmanlamaya başlamış. cafer adlı korsanın yanında kürek çeken giovanni, kısa zamanda tehlikeli durumlarda verdiği taktikler ve stratejik tavsiyelerle cafer’in gözüne giriyor. köle giovanni’nin yaşamı cafer’in evinde meydana gelen bir kaza ile değişiyor. tarihçi valente’nin anlatımına göre, cafer’in hanımı tarafından sevilen ve kızını vermek istediği giovanni diğer yabancı esirlerin husumetine uğruyor. napolili bir başka esir tarafından sürekli taciz edilen giovanni sonunda bu esiri öldürüyor. ölüm cezasına çarptırılan giovanni, kafasının uçurulmasından, müslümanlığa geçerek ve sahibinin kızı ile evlenerek kurtuluyor.
meşhur türk denizcileri barbaros ve turgut reis’in yanında yetişen uluç ali’nin; izmir valiliği’nden cezayir beylerbeyliği’ne uzanan kariyeri ve özellikle de 1571 yılında haçlı ordusu’nun inebahtı’da osmanlı donanmasını yakması sırasında yönettiği filosuyla pek çok düşman donanmasını batırıp kendi gemilerini kurtarmış olması, la castella halkının gözünde onu gerçek bir kahraman yapıyor. düşman safta da olsa bugün la castella sakinleri kılıç ali paşa’yı kendi kahramanları gibi görüyorlar.

dinini değiştirmedi
şehri tanıtan broşürlerde, kartpostallarda meşhur aragon kalesi ile beraber, kılıç ali paşa’nın büstü hep yer alıyor. inebahtı’daki başarısı nedeniyle 2. selim tarafından kaptan-ı derya’lık unvanı verilen uluç lakabı kılıç olarak değiştirilen bu osmanlı paşası, akdeniz’i bir türk gölü haline getirmesine rağmen italyanların sahip çıkmak istedikleri bir tarihi şahsiyet. fransız tarihçi françoise garnier de paşa’yı inebahtı savaşının kaderini değiştiren, tunus muzafferi bir korsan olarak tanımlıyor ve hıristiyanlara büyük zarar verdiğini de yazıyor. la castella’da yaygın bir rivayete göre de uluç ali, italya kıyılarına denizden yapılan bir saldırıdan sonra annesini ziyarete gidiyor. ancak eski adıyla giovanni dionigi’nin annesi, oğlu dinini değiştirdiği için gözlerini yere eğerek konuşmuyor.
o çağın fransız yazarı pierre de bourdeilles ise uluç ali’nin aslında dinini hiç değiştirmediğini öne sürüyor.

*sabah gazetesi’nden(01/06/03) alınmıştır
yasemin taşkin, yazar

Ekşisözlük, yazar: hay 1001 kunduz, 2005.

•○•

— edit —
başlıkta kendisinin takiyüddin’in rasathanesini yıktıran bir bilim düşmanı olduğunu yazanlar vardı. kuş olmuş, uçmuşlar.
— edit —

güney italya’da yoksul bir balıkçı ailesine doğmuş, 16 yaşında napoli’ye din eğitimi almak üzere giderken yolda osmanlı donanması tarafından esir alınmasıyla beraber hayatı baştan ayağa değişmiştir. belki italya’da sıradan bir papaz olmak yerine, 16 yıl boyunca dönemin en güçlü imparatorluğunun donanma komutanlığını yapmış deniz adamı, occhiali.

esir düştükten sonra barbaros hayreddin paşa donanmasındaki kadırgalarda forsa olarak kullanılmış ve preveze deniz savaşı’nda da kürek çekmiştir. bu sırada sadece 19 yaşındadır. yıllardır süren esaret yaşamından kurtulmak için midir bilinmez ama 22 yaşında müslüman olarak turgut reis’in yanında korsanlık yapmaya başlar. o zamanlar esirlerin müslüman olması ender rastlanan bir durum değildir, zira osmanlı korsan gemileri çoğunlukla eski forsalardan mürekkep tayfalara sahiptir.

yıllar içinde cengaverliğini sergileyerek kendi kadırgasına sahip olmaya kadar ilerlemiş, piyale paşa başta olmak üzere osmanlı donanmasının önemli isimleriyle bağlantılar kurmuş ama her zaman turgut reis’in yanında görev yapmıştır. sisam adası malikane olarak kendisine verildiğinde 31 yaşındadır.

cerbe deniz savaşı’na ve iskenderiye beylerbeyi olarak malta kuşatması’na katılmıştır. piyale paşa’nın tavsiyesiyle ikinci selim tarafından cezayir beylerbeyliği görevine atandığında artık tecrübeli ve rüştünü çoktan ispatlamış bir osmanlı amiralidir.

1571’de inebahtı savaşında ikinci selim’in kızı ile evlenerek kaptan-ı derya’lığa getirilen müezzinzade ali paşa adındaki yeniçeri ağasının komutasındaki osmanlı donanmasının sol cenahını yönetir. müezzinzade ali paşa’ya açık denizde savaşı salık verse de lafını dinletemez. muharebe başladıktan sonra sol cenahta ciddi başarılar göstermesine rağmen savaşın kaybedildiğini anlayınca kurtarabildiği kadar gemiyi toplayarak haçlı donanmasını yarıp, istanbul’a döner. inebahtı’da ölen müezzinzade ali paşa’nın yerine kaptan-ı derya olarak atandığında 52 yaşındadır. o zamana kadar uluç ali olan ismi, kılıç ali haline gelir.

bu noktadan sonra ölene dek sayısız sefere çıkar, tunus’un fethi ve fas’ta kale inşası gibi işlere imza atar. 16 yıl ile osmanlı imparatorluğu’nun en uzun süre kaptan-ı derya’lığını yapan paşa olarak tarihe adını yazdırır ve 68 yaşında bir cariyenin koynunda hayata veda ederek güzel bir kapanış yapar.

döneminin üç büyük deniz savaşında bulunan*** ve hayatından film yapılabilecek en önemli tarihi figürlerimizdendir.

— spoiler —

osmanlı’nın bilime verdiği ehemmiyet eleştirilirken rasathanenin yıkılması için gerekli iradeyi oluşturan istanbul halkının veya bu iradeye boyun eğen üçüncü murat’ın değil de padişahın verdiği emre itaat etmemenin kelleyi kaybetmek olduğunu bilen bir deniz adamının suçlanması ve bilim düşmanı diye yaftalanması en hafif tabiriyle aymazlıktır. meselenin en can alıcı yerini ıskalayarak, silahı tutan el yerine silahı suçlamaktır. cehalettir.

Ekşisözlük, yazar: antikadimag, 2016

Advertisements

Fiesta de Negritos

Fanfare Ciocarlia ft. Puerto Candelaria & Maite Hontelé

Composer: Lucho Bermúdez

Introducing the emblematic Fanfare Ciocarlia from Rumania that met with the colombian musical joy brought by Puerto Candelaria and the virtuous trumpet of Maite Hontelé and came together in Fiesta de Negritos.

A featuring in which they didn´t need to use the same language: Music and spicy humor were the universal expressions they found to understand each other to perfection.

This single is not only a tribute to the great colombian composer Lucho Bermúdez, but also to the encounter between distant cultures bonded by their affinities. Fiesta de Negritos by Fanfare Ciocarlia, featuring Puerto Candelaria and Maite Hontelé is an excitement of the senses, a colorful celebration.

seems happy but feels …

“Iag Bari”
Fanfare Ciocarlia

Jag bari, dukh bari,
Ke tharel, Devla, mo gi!
Tu, čajorije, kaj našnjan?
Aj, mo jilo mudardjan!

Jag bari, dukh bari,
Ke tharel, Devla, mo gi!
Tu, čajorije, kaj našnjan?
Avre romes tu lijan…

Припев:
=Te marav man lesa,
Te doles o gesa
Te gule jakhenge –
Čaje, me rov me!

Te marav man lesa,
Te doles o gesa
Te gule uštenge –
Čaje, me rov me!=

Sar kheles, sar phires –
Aj, andar ko, gi, manges.
Ma tines, ma vakeres,
Mo jilo kames te les!

Russian translation

Письмо отца (Babamın mektubu)

Александр Маршал

Я читаю письмо,
Что уже пожелтело с годами,
На конверте в углу
Номер почты стоит полевой.
Это в сорок втором
Мой отец написал моей маме
Перед тем, как идти
В свой последний
Решительный бой.

Дорогая моя,
На переднем у нас передышка,
Спят в окопах друзья,
Тишина на крутом берегу.
Дорогая моя, поцелуй
Ты крепче сынишку,
Знай, что вас от беды
Я всегда берегу.

Я читаю письмо
И как будто бы ближе и ближе
Тот тревожный рассвет
И биенье солдатских сердец,
Я читаю письмо
И как будто отчётливо слышу,
Как сейчас те слова,
Что сказал перед боем отец.

Дорогая моя,
На переднем у нас передышка,
Спят в окопах друзья,
Тишина на крутом берегу.
Дорогая моя, поцелуй
Ты крепче сынишку,
Знай, что вас от беды
Я всегда берегу.

Я читаю письмо,
А за окнами солнце смеётся,
Начинается день,
И сердца продолжают любить.
Я читаю письмо
И уверен, что если придётся,
Всё, что сделал отец,
Я сумею всегда повторить!

Дорогая моя,
На переднем у нас передышка,
Спят в окопах друзья,
Тишина на крутом берегу.
Дорогая моя, поцелуй
Ты крепче сынишку,
Знай, что вас от беды
Я всегда берегу.
Дорогая моя, поцелуй
Ты крепче сынишку,
Знай, что вас от беды
Я всегда берегу.

Άκης Πάνου

ΘΑ ΚΛΕΙΣΩ ΤΑ ΜΑΤΙΑ

Στίχοι: Άκης Πάνου
Μουσική: Άκης Πάνου
Ερμηνεία: Γρηγόρης Μπιθικώτσης

Τον έρωτα φαρμάκωσε η μιζέρια
Κομμάτιασε η φτώχεια την καρδιά
Δεν ήρθανε για μας τα καλοκαίρια
και έγινε η ζωή τόσο βαριά

Θα κλείσω τα μάτια
θ’ απλώσω τα χέρια
μακριά από τη φτώχεια
μακριά απ΄τη μιζέρια
θα πάρω την στράτα
και εγώ τη μεγάλη
θα κλείσω τα μάτια
και όπου με βγάλει

Πού να βρεθεί ντροπή να με κρατήσει
στη λάσπη και στην ξύλινη σκεπή
τη φτώχεια που μας έχει γονατίσει
τη νιώθω μεγαλύτερη ντροπή

Θα κλείσω τα μάτια
θ’ απλώσω τα χέρια
μακρυά από τη φτώχεια
μακρυά απ΄τη μιζέρια
θα πάρω την στράτα
και εγώ τη μεγάλη
θα κλείσω τα μάτια
και όπου με βγάλει

Youtube’da şarkı hakkında şöyle bir bilgi var:

**** Οι στίχοι αυτοί λογοκρίθηκαν καθώς θεωρήθηκαν κομμουνιστικού περιεχομένου. Στη συνέχεια το τραγούδι με παραλλαγμένους στίχους θα ερμηνευθεί από την Βίκυ Μοσχολιού.

◇◆◇◇◆

Bir başka şarkısı, ΡΟΛΟΪ – ΚΟΜΠΟΛΟΪ yani saat – tesbih.
İlk dinlediğim anda çok sevdim bu şarkıyı.
Hüzünlü bir hikayesi var, sözlerini Άννα Μπακιρτζή yazmış.
Γρηγόρης Μπιθικώτσης söylemiş.

Şöyle diyor:

Ένα ρολόι μου `χες χαρίσει
που το κοιτούσα όταν αργούσες
που το κοιτούσα όταν αργούσες
και το ρωτούσα αν μ’ αγαπούσες

Θα το δώσω το ρολόι
και θα πάρω κομπολόι
να μετράω τους καημούς
και τους αναστεναγμούς

Τώρα δεν είσαι στην αγκαλιά μου
και την καρδιά μου η ζήλεια τρώει
τι να το κάνω τέτοιο ρολόι
κάθε του χτύπος και μοιρολόι

Türkçe’si:

Bana bir kol saati hediye etmiştin
geç kaldığın zaman baktığım
geç kaldığın zaman baktığım
ve beni sevip sevmediğini (ona) sorduğum.

Saati verip
yerine bir tesbih alacağım
acıları ve
iç çekişlerimi sayayım.

Şimdi kollarımda değilsin (artık)
ve kıskançlık kalbimi yiyip bitiriyor
ne yapayım kol saatini
her çalışı bir ağıt gibi.

Sözleri aklıma Yorgo Dalaras’ın söylediği to poukamiso to thalassi (deniz rengi gömlek) şarkısını getiriyor neden bilmem.

Laika

2003 müydü yoksa 2004 senesi miydi, müzikle ilgilenen Yunanlı bir arkadaşımdan bana şarkı toplamasını istemiştim. O da sağolsun, hay maşşallah, 8 – 10 tane CD edecek kadar Yunanca şarkıyı seçmiş, neredeyse arşivinin yarısını bana kopyalamıştı. Mp3 ile haşır neşir olduğumuz yıllar, Youtube, Spotify, ne bileyim başka zamazingolar falan bu kadar popüler değil. CD’lerde her türden Yunanca şarkı vardı, popüler şarkılar, rock müzik, rebetika, bir de Laika.

Rebetika’yı biliyordum, onu geçelim. Yunanca rock müzik ilk defa karşıma çıkıyordu. Bazı sanatçıları, grupları o cd’lerdeki şarkılar sayesinde tanıdım ki şimdi Yunanca rock müzik deseler iki üç şarkı – sanatçı adı bile söyleyemeyiz burada Türkiye’de. Popüler olan dışında kalan, güzel şarkılardı benim duyduklarım. Onu da geçtim.

Bunların dışında, bir iki CD vardı, üzerlerinde “Laika” yazıyordu. Laika, halk şarkıları anlamına geliyor. Bilgisayarımda yüksek lisans derslerinin ödevlerini yaptığım zamanlardı galiba. Veya tez yazıyordum, ikisinden biri. Ama yazamıyordum, bu şarkılar o kadar güzeldi ki, insanın içinden kocaman parçalar kopuyordu dinlerken ve hiçbir şekilde ayrılamıyordum şarkılardan. Diğer CD’leri bir kenara bıraktım. Laika’yı bir kenara.

είμαι κομμάτι από την καρδιά σου

Şöyle birşey söyliyeyim: Rebetiko, bir dönemin müziği diyebiliriz. Anadolu’dan gelenlerin, içlerinde Rumlar, Ermeniler, Yahudiler vardı belki, söyledikleri şarkılardı. O insanların ürettikleriydi, bir dönem yaşadı ve bitti. Ancak Laika daha genel bir kategori diyebiliriz. Halk şarkıları olarak rebetiko’yu da kapsıyor, ondan sonra da devam ediyor; ancak günümüzde devam ediyor diyemeyiz bence pek. Laika denince akla 90 öncesi (bence 90’ların pop müziği öncesi) şarkılar geliyor.

İnternetteki bazı Türkçe sayfalarda bu şarkıları Yunan arabesk müziği olarak adlandırdıklarını gördüm ancak tüm bir Laika külliyatına “arabesk” dememiz mümkün değil bence. Arabesk müziğin beraberinde getirdiği buruk duygular burada da var ve tabii arabesk’e yaklaşıyor kimi şarkılar. “Her zaman ızdırap verdin, beni bir gün güldürmedin, kara vicdanlı!” demiyor da, “O zaman da acı vardı, şimdi de acı var (kalbimde)” diyor buhranlı bir müziğin içinden geçerek. Ancak arabesk müziğin derin karamsarlığının burada buzuki ile dağıldığını, dağılabildiğini, bazı şarkıların hatta arabesk kültürü ile hiç de benzeşmediğini söyleyebilirim. Sonuçta, Ege’nin müziğidir aynı zamanda Laika.

O zaman dinlediğim şarkılardan şimdi belki bir iki tanesini hatırlayabilirim ama biraz önce eski dostum Arion Laikos‘ta şu iki şarkı dinleyince, güzel Laika’yı hatırladım.

°

Μαριώ söylüyor, “Μισιρλού”

°

Aziz Çiçanis, ruhun şad olsun.

“Παίξε, Χρήστο, το μπουζούκι!”

Πόλυ Πάνου söylemiş.

mil veces te he dicho

Son 5 senedir, bana aile içinde verilen terbiyenin, eğitimin, kültürün gereği olarak devam ettirdiğim hayatımın 34 senesinde görmediğim kadar büyük şark kurnazlıkları, bugün beyaz dediğine yarın siyah deme, insanların akıllarıyla dalga geçme ve tüm bunları bireylerin de üzerinde topluluğun, toplumun tümünün üzerine örtme ile karşılaştım.

Çok üzüldüm, çünkü bana ailemde öğretilenler ve çevremde gördüklerim ile hiçbir alakası yoktu bu, bireylerin biraraya gelerek tıpkı bir futbol maçının çıldırmış holiganları gibi karanlığın içine yuvarlanmalarının.

Bu günlerde, hiçbirşey söylemedim, kendim üzüldüm durdum ve bu insanlara her geçen gün şaşırmakla, onlara “doğru ve dürüst” olanın ne olduğunu hatırlatmakla vakit kaybetmenin yanlış olduğunu anladım.

Ne zaman anladım bunu? Kendi ailemdeki insanlar hastalıklarla boğuştuğunda. Yuvarlanmak isteyen yuvarlansın, elde etmek istediği mevkiyi, parayı, 5 yıldızlı otellerdeki tatilleri, lüks restoranlardaki yemeklerden sonra göbeği kaşıyarak “of iyi yedik ha” diyerek sırıtmaları ve tüm bunları başkalarına gösterip kendini tatmin etmeyi, kişiliğinin kırık parçalarını internette birleştirmeyi alsın, yüklensin.

Bu “zenginlikleri” kaybetmemek için çabalamam gerektiğini gözümün içine bakarak bana söyleyenlere çok haklı olduklarını söyledim durdum, hep yalan söyledim. Kabul ediyorum. Onlara hep ama hep yalan söyledim. Çünkü bunların hiçbir önemi yoktu benim için. Kimisi inandı bu yalana, kimisi inanmadı. Ama benim gördüğüm, o dehlizin içine yuvarlanıp gitti o insanlar zaten.

Şimdi, ailem dışında benim için önemli olan hiçbirşey kalmadı. Şimdi’nin üzerindeyim, ufka doğru bakıyorum. Bir geleceğim yok, yarın bana ne olacağını bilmiyorum. Dün, 10 Ağustos 2018’de 39 yıllık yaşamımda nadir olan olaylardan birini daha televizyon ekranından izledim. (Gezi olaylarında bir sabah birdenbire televizyonların hepsinin aynı anda Taksim meydanını gösterdiği günü hatırlıyorum ve ondan önce de 11 Eylül saldırılarını tvden izlediğim günü böyle hatırlıyorum.) Ailemle birlikteydim dün. Onlarla birlikte şahit olduk. Bir akademisyen olduğumu düşünüyordum ama bir akademisyen böyle bir durumda çıkıp iki çift kelam edebilir. Ben artık değilim anladığım kadarıyla, çünkü söyleyecek birşey bulamıyorum. Veya hiç olmadım ki zaten.

Şu an bir tek şeyi düşünüyorum. Henüz 1 yaşını doldurmamış bir bebeğin geleceğinin, onyıllarının da yok olduğu.

Biraz önce, dün tv’den izleyemediğim bir konuşmanın videosunu açıp izlemek istedim internetten. Cahil ve fakat cahil olduğunu bilmeyen, komik olan bir kişinin konuşmasına sadece 2 dakika dayanabildim. Biz okuldaki hocalarımız derslerde -meli, -malı’yı fazla kaçırınca sinirlenirdik. Yapmayacağı birşeyi yapacağını söylemenin de ötesinde, yapmalı etmeli diye anlatmanın bile yanlış olduğunu bilerek büyüdük. Şimdi elimizde sadece içi boş balon insanlar var. Üzerlerine elinizi değdirince gıcır gucur ses çıkıyor, balon gibi. Ama şişip büyüdükçe, içlerinin boş olduğu daha kolay gözüküyor.

Bu sayfada, baktığınızda, sanki hiçbirşey olmuyormuş, hayat güllük gülistanlıkmış gibi görünen bir ruh hali bulunabilir.

Bazı şarkılar sözleriyle, bazıları müziğiyle, bazısı da kesinlikle hiçbir ilişkisi olmadığı bambaşka bir ruh haliyle ilişkili benim için.

Yolda dinlediğim şarkılardan birini, geçtiğimiz aylarda, koşuşturup dururken vefat ettiği haberini almadığım, belki de alıp unuttuğum, şimdi farkettiğim ve çok ama çok üzüldüğüm güzel sesli güzel Madrid’li Maria Dolores söylüyor, Meksikalı akordiyon sanatçısı ve besteci Adán Moreno‘nun bir şarkısı.

¿Qué quieres?

¿Qué quieres? ¿Qué quieres? ¿Qué quieres?
¿Por qué me llamas?
¿Por qué me gritas todas las noches?
¿Qué quieres? ¿Qué quieres?
Si ya te di otoños, también mis inviernos,
todos mis veranos, mis primaveras.
¿Qué quieres?

Mil veces te he dicho que no tengo nada,
solo tengo un Dios y un poco de vida,
pero si la quieres también te la doy.
Y después de todo y después de Dios
ya no tengo nada de nada, de nada.
Todo se acabó.

¿Qué quieres? ¿Qué quieres? ¿Qué quieres?

mangal gibi yürek.

13 sene önce görüştüğüm bir arkadaşımla son bir iki senedir tekrardan ara ara haberleşmeye başladık. Bazı konuları onunla konuşmayı özlediğimi farkettim. Google’da yok ama sen bilirsin diyebileceğim bazı şeyleri ona sorarım, bilir. Geçmişe yönelik bu ince detayları biliyor olması beni mutlu ediyor. 13 sene önce bir projemde bana çok ama çok yardım etmişti. Sokak sokak, dükkan dükkan bir kitabı aradığım günlerdi, hey gidi günler hey.. Son zamanlarda da onun projelerinden bir tanesine ben yardım ettim ve gerçekten de insan birisine yardım edeyim derken inanılmaz şeyler öğreniyor. Hep kendi havuzumuzda yüzmek bizi tekdüze hale getiriyor ama çokdisiplinlilik kesinlikle faydalı.

Son zamanlarda bazı dostlarımı yanımda buluyorum yeniden. Hatta iki arkadaşımla seyrek görüşür, konuşurduk. Şimdi artık çok çok yakınımdalar. Onlarla saatlerce oturup konuşabilmek güzel. İnsan kendi aklında dönüp duran konularda, başka birinin hiç değilse birkaç kelam etmesinden deva bulur imiş.

Arkadaşların ailenden de öteye geçer bazen. Görüşlerini tümüyle açıklayamazsın belki ailene, nesil farkı vardır aranızda. Kardeşin, ablan, abin, akrabandır sonuçta. Ama bunların dışında, her zaman seni destekler görünüp en ihtiyaç duyduğun zamanda yanından ayrılıyorsa kimi akrabam dediklerin, görmezden geliyorlarsa seni, işte o zaman bir arkadaştan daha fazla, daha derin kırıyor kalbini bu. “Bu ilgisiz, sorumsuz davranışın beni üzüyor, beş para etmez bir insan olduğunu düşünüyorum” diyemiyorsun yüzüne karşı çünkü arada kalan annen oluyor, baban oluyor, kardeşin, ablan, abin, eşin, çocuğun oluyor. Ne yapayım böyle akrabayı, bana zor günümde Allaha şükür arkadaşım, dostum olsun, yeter diyorsun.

mangal gibi yürek lazım bazen insana.

Wrapped Reichstag (Berlin, 1971–95)

Christo and Jeanne-Claude, Reichstag Mappe II (6), 1995.

“In 1976, Christo travelled to Berlin for the first time. It proved to be an extremely significant visit. Even 19 years after his escape to the West, he had good reason to fear that he might be kidnapped by Communist spies and taken back to Bulgaria for punishment. Nevertheless, he was drawn to the no-man’s-land between East and West Berlin, and particularly to its most prominent landmark. The Reichstag, an old German parliament building, had stood almost completely disused since it was set on fire in 1933, an event that prompted the Nazis to more or less suspend the country’s constitution.

Christo and Jeanne-Claude spent the best part of the next 20 years petitioning for permission to create a work on the site, a concept not dissimilar from their Pont Neuf project: it would see a huge building freighted with historical significance draped in fabric, symbolically hiding the past and creating a blank slate for modern German identity. The idea proved controversial even after the fall of the Berlin Wall in 1989, but in 1994, Christo and Jeanne-Claude finally received permission for this most ambitious project. Once completed the following year, Wrapped Reichstag captured the attention of the world, and became a symbol of the united Germany. It’s no exaggeration to say that this extraordinary achievement marked the rebirth of Berlin as a world city.” (artsy)